Sevgili Dostlar,

Sürekli bu mailleri takip edenler bilir, her hafta 2000’lerin başında başımdan geçen hikayeleri paylaşıp günümüzdeki değişimlerden bahsediyorum. En son nerede kalmıştık derseniz bu maili tekrardan paylaşayım ve kaldığımız yerden devam edelim.

İngiltere’deki okulları görmek için bir hafta sürecek famtrip’e gidecektim ve bunun için vizeye başvurmuştum. Vize için konsolosluk önünde sabahın erken saatlerinde sıraya giriliyor ve o gün sıra gelirse içeri giriyordun. İlk denemede başarısız olan ben ikinci de aynı şeyi yaşamamak için erkenden konsolosluğa gitmiştim. Bu sefer en başta ben olurum on dakikada da içeri girer işimi hallederim diye düşünürken gene uzun bir kuyrukla karşılaşmış içimden “ayvayı yedik” demiştim. Kapının kapanma saatine 2-3 dakika kalmış, önümde iki kişi var derken onları da içeri aldılar, bende hiç istifimi bozmadan adımımı içeri atarken kapıdaki görevli “bir saniye bekleyin lütfen” diyerek elini kapının önüne koydu ve içeri girmeme izin vermedi. “Ah be arkadaş, ne olurdu sanki beni durdurmasaydın da içeri girseydim” diye içimden geçirirken bir yandan da sabah neden on dakika daha erken evden çıkmadım, neden taksi durağını daha erken aramadım, neden öyle neden böyle diye kendime kızıyordum.

Size de bazen olur mu bilmiyorum ama “hayatta üç hakkın var, ne dilersen olacak” desen şimdi bu hakkımı kullanırdım dediğim anlardan birisiydi. Şimdi düşünüyorum da insan sağlık, huzur ve mutluluk gibi dileklerde bulunmak yerine o an kendisini strese sokan ve üzen olay neyse ondan kurtulmak için bu hakkını kullanmak istiyor. Halbuki hayatta bunun gibi onlarca belki de yüzlerce can sıkıcı şeylerle karşılaşacaktık. O 15 saniyede aklımdan onlarca şey geçerken kapıdaki görevlinin içeri girebilirsiniz demesiyle derin bir nefes almış içeriye adımımı atmıştım. Önce İngiltere vizesi sonra da İsviçre vizelerini almış, gidiş tarihini beklemeye başlamıştım.

İsviçre denince aklıma ilk gelenler şey saat, çikolata ve peynir iken buraya senelerce gide gele bambaşka şeylerin varlığını da keşfedecektim. Tesadüfe bakın ki, bu satırları yazdığım ay gibi gene mart ayındaydık, uçakla önce Zürih arkasından trenle merkezin olduğu şehir Luzern’e gidecektim. Otele yerleştikten sonra akşam dışarı çıkmış, sokaklarda tek tük insan görmüş, bir yerlerde karnımı doyurmuş ve soğuk havada ısınmak için kulağımda walkman ile bolca yürümüştüm.

Ertesi sabah kalkıp ofise gittim ve Grand Hotel National Luzern önüne geldim. Burası şehrin göbeğinde, 1800’lü yılların sonunda yapılmış, göl manzaralı beş yıldızlı bir oteldi. Ofisimiz bu otelin en üst iki katındaydı ve asansöre bindiğinde özel bir kartla buraya çıkabiliyordun. Aklıma hemen Gümüşsuyundaki ofisin olduğu binaya ilk adım attığım ve dört kişilik asansörü gördüğümdeki yüz ifadem aklıma gelmişti. O gün içimden “ben nereye girdim ya” derken gene aynı cümleyi bu sefer pozitif şekilde söylüyordum. Üç gün boyunca belki de üniversite hayatım boyunca konuşmadığım kadar İngilizce konuşmuş, uzun zaman pratik yapmayınca insanın çoğu şeyi unuttuğunu görmüştüm.

Burada çok şey gördüm ama net gözlemlediğim şey herkes zamanı en verimli şekilde kullanıyordu, belki onlarca insanla tanıştım, birçok eğitim aldım, farklı kişilerden farklı konularda bilgiler edindim, seyahati, sosyalleşmesi, eğitimleri kısacası herşeyi üç güne sığdırdık. Türkiye’de olsa bu en az 1 hafta sürerdi, hatta zaman daralınca herkes strese girerdi ama ilginç şekilde sistem saat gibi işliyordu, iş saatinde iş, iş çıkışında yeme, içme ve sohbet.

Asıl bomba İngiltere’deydi, ben “oh ne güzel famtrip’te farklı İngiliz şehirlerini gezeceğiz, yeni insanlarla tanışıp sohbet edeceğiz, iş seyahati ama turistik bir gezi gibi olacak diye düşünürken öyle olmadı. Beş gün boyunca nefes bile almadan her okulu ve yurdu gezdik, sınıfları gördük, insanlarla tanıştık, resimler çektik, bol bol yürüdük, akşamları da farklı restaurantlarda yemekler yedik. Cidden çok yorucu ve iş odaklı bir geziydi, yani öyle kaytarayım gezeyim deme şansın yoktu. Gruptan kopsan hemen fark edileceksin, kötü şekilde mimleneceksin bu yüzden efendi efendi ne denirse onu harfiyen yaptık. Ben insanlardaki enerjiye hayran kalmıştım, işi iş disiplininde yapan akşam 18.00 sonrası hayatını en güzel şekilde yaşayan, kısacası iş-sosyal hayat arasında dengeyi kurmuş, mutlu, hayattan zevk alan insanlar vardı etrafımda. Türkiye’de böyle bir ortama o güne kadar denk gelmediğimden çok şaşırmış, aslında hayatın bize öğretilenden farklı olduğunu anlamaya başlamıştım.

Seyahatler bitti, Türkiye’ye döndük, oralardan aldığım ilham, topladığım enerji ve işi büyütürsek farklı noktalara gideriz hissiyatı içinde deli gibi çalışmaya başlamıştım. Daha yakın zamanda iş ve sosyal hayatı dengeleyen insanların arasından gelip büyüleniş ama kendi ülkeme döndüğümde yine aynı tas aynı hamam dedirtmiştim.

Çalışmaya devam ettikçe farklı şeyler de öğrenmeye başlamıştım. Mesela Türkiye’den dil eğitimi için yurtdışına gidenlerden sonraki senelerde giden sayısı çok azken diğer ülkelerde bu oran en az %10’lar civarındaydı. Bizde vize almak gibi zor bir süreç varken yurtdışındaki diğer ofislerin çoğunda bir sıkıntı yaşanmıyordu. Bizde kayıtlar %85 bahar aylarında alınırken yurtdışı ofisleri erken kayıt indirimleri sayesinde hedeflerinin %30’unu Aralık ayı sonuna kadar tamamlıyorlardı. En fazla öğrenci gönderen ofisler arasına neden giremediğimizi daha iyi anlamış, içimden “elbet birgün bunu değiştireceğiz” demiştim ama önümüzde uzun ve zorlu bir yol olduğunun da farkındaydım.

Sonraki senelerde özverili ve akıllıca çalışmalar sayesinde bizde erken kayıt alma konusunda oldukça başarılı olacaktık ama vize başta olmak üzere, bizimle seyahat eden öğrencileri 2. veya 3. kez yurtdışına gönderme konusunda istenen seviyelere hiçbir zaman gelemeyecektik. Özellikle Avrupa’da yaşayan öğrenciler için yurtdışına gitmek bir lüks değil sanki Ankara’dan İstanbul’a gitmek gibi bir şeydi. Avrupalının öğrenme isteği, parasal konularda sorun yaşamaması, olaya sadece eğitim gibi bakmayıp yeni bir kültürü öğrenme şansı olarak düşünmesi aramızdaki temel farklılıklardı.

Dedim ya, yılmayacak, çalışacak bir şeyleri illa ki değiştirecektik. Bu düşünceyle tempolu şekilde çalışırken bir sabah harika bir haber aldık. Ne mi oldu? Devamı haftaya.

O günden bugüne ne değişti, ne değişmedi derseniz?

  • Hayatımızda walkman diye birşey kalmadı, artık müzik tamamen dijital ortamda.
  • Vize almak hala zorlu bir süreç ve hatta önümüzdeki senelerde vize almak için virüslere dayanıklı aşı olmanın şart koşulacağı konuşuluyor.
  • Zaman yönetimi konusunda hala çok gevşeğiz, yurtdışı ise genellikle disiplinli.
  • İş – sosyal hayat ayrımını yapmak istesek bile yöneticilerin gecenin 9’unda telefon veya e-posta atarak buna izin vermediği üzücü bir gerçek.

Kısacası iş hayatında ve hayatı yaşayış anlamında her anlamda değişimler yaşanıyor, kimisi buna ayak uyduruyor kimisi ise takip etmek istemiyor ve bir süre sonra kaybolup gidiyor.

Sizde değişen bu dünyada kişisel gelişiminize, kariyer planlamanıza, dijital dönüşüme, lifestyle ve girişimcilik konularını önemsiyor, farklı disiplinlerden gelen insanlarla tanışmanın sizin için faydalı olacağına inanıyorsanız sizi de Ready For Change platformuna bekliyoruz.

Lütfen sizde bu platformu deneyimleyin eminim ayrılmak istemeyeceksiniz.

Güzel bir hafta olması dileğiyle
Sevgiler
Murat Erdör

1 YORUM

Hayat Kurtaran İki Meslek | Murat Erdör için bir cevap yazın İptal

Please enter your comment!
Please enter your name here